13 Temmuz 2015 Pazartesi

Dengesizlik mi dedi biri? Canım benim, gel buyur oturup konuşalım…

Off kafam çok karışık. Yazmasam kusacağım. Acayipliklerim yine hat safhada… Ve yine eleştiriliyorum… Her zamanki gibi… Neden mi? Anlatayım…



14 yaşında kampçılığa başladığımda her şeyden habersizdim. Sonra ardından 16’da ufak ufak dağcılık… Tam anlamıyla dağcılık yapmaya başladığım 20 yaşımda işe artık birçok şey değişmişti benim için.

Karanlıktan korkardım küçükken. Ormanda karanlıkta yalnız başıma dolaştım. Kampta kaldım. Yendim. Daha sonra incelemeye başladım. İnsan korkan bir yaratık. Mecburen bir hayatta kalma dürtüsü korku. Ama üstüne gide gide, korku bir yere gizleniyor. Çevreni incelemene fırsat tanıyor.

Hep okuduğum şeylerden çok etkilenen bir çocuk olmuşumdur. Pek yaratıcı olduğum söylenemezdi ama iyi bir sentezciydim. Bu sebeple kafamda bir fikir oluşmadan o konu ile ilgili bir şeyler okumaktan hep korkmuşumdur ya kendi özgün fikrime ulaşamazsam diye. Dağcılık felsefemi bile önce yaşayarak oluşturdum ve ardından korkularımdan sıkıştığım noktada bir büyüğe danışmaya başladım ve dağcıların biyografilerini okumaya başladım. Çeşit işte, herkesin yöntemi farklı… Yaşayarak öğrenenlerdenmişim ben demek ki.

Dağcılıktan anladığım yıllar sonunda bu işte: Alabildiğine şebeklik



Dağlarda gezdim, ormanlarda gezdim, dere kenarlarında gezdim, toplum tabuları dediğimiz saçmalıklardan uzakta düşündüm, aklım özgür, ruhum özgür, benliğim özgür… Ve hissettim bir gün, doğanın her parçasını ruhumda hissettim. Evet, her ne kadar doğaya zarar veren tek varlık olsam da ben hem ona aittim hem de değildim. Ah o şehirler yok mu nasıl da koparmış bizi doğadan. Biz artık Doğa Ana'mızın yakında evlatlıktan reddeceği üvey çocuğu gibiydik.

Doğa, dağlar benden çok güçlüydü, ama yinede ben de ordaydım işte. Soyumun hatalarından arınmış olmayı umarak, yalnızdım ve ordaydım, demek ki ben de güçlüydüm. İşte o an anladım ağaçların yapraklarının, arasındaki rüzgârın, dağların sesinin benim içimde olduğunu. Doğa ana hiç üşenmemiş ve enerjisinin bir parçasını bana vermişti işte her nasılsa.

Vahdeti vücut diye adlandırılan olguya 17 yaşında, doğru düzgün bir şey okumamış ama sadece gezmiş, biricik ailesinden en esas olarak düşünmenin kıymetini öğrenmiş ve ruhunu serbest bırakarak düşünmüş bir çocuk olarak varmıştım. Demek ki gerçekten düşünmek için bir beynim vardı ve anlatılan, o dine mensup olduğum konusunda zorlandığım bir şeye düşünerek de varabiliyordum.

İşte dinlerden uzaklaşma ve doğaya dönme bu noktada başladı benim için. Her şey benim için olamazdı ama ben her şeyin içinde olabilirdim ve her şey benim içimde olabilirdi. Bütün cevaplar benim düşünme yetim kadardı.

Hararet nardadır sac'da değildir,
Keramet baştadır tac’da değildir,
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.

Sakin ol kimsenin gönlünü yıkma,
Gerçek erenlerin izinden çıkma,
Eğer adam isen ölmezsin korkma,
Aşığı kurt yemez uc’da değildir.

Hacı Bektaş Veli demiş, kim bilir kaç yıl önce… Âlim olmaya gerek var mı bunu anlamak için? O keramet başta işte… Her ne arar isen kendinde ara, eğer adam isen ölmezsin korkma…

Rahmetli ananem de böyle dediydi “Kızım dürüst ol, temiz ol, işte yapabileceğin en iyi şey bunlardır”. Ananem de direk, aracısız bağlı olanlardanmış anlaşılan. Bunu bugün 28 yaşında görebiliyorum…

İçim huzurlu. Ne şans ki benim yaşıma gelip de benim geldiğim noktaya gelemeyen insanlardan farklı olarak onların içine huzursuzluk olarak yansıyan birçok sorunu düşünerek çözdüm. Bu süreçlerin çoğu yazılarıma yansımıştır. Toplum, tabu, din, insan ilişkileri, okul, okumak, para, kazanç, kira, emeklilik ve bunlar gibi sistemin bize dayattığı, yaşamak istiyorsan “bunları bunları” yapmak zorundasın dediği, günlük hayatımızı meşgul eden şeyleri düşünmüyorum artık. Bir zamanlar tek amacım yaşamaya çalışmak olsun istiyorum demiştim. Bunu şehirde nefes almaya çalışarak yapmak istemiyorum. Kırsala dönmek sadece emeklilerin hobisi olamamalı anlıyor musunuz?

Ama şimdi de başka şeylerden huzursuzum. Herkes huzursuz olsun istiyorum. İnsanlar düşünsün istiyorum. İçim içimi yiyor. Genel öfkem düşünemeyenlerden yana değil düşünmeyenlerden veya çocuklarına düşünmeyi öğretmeyenlerden yana. Hayat çok güzel be güzel kardeşim. Neden bu sınırlarınız? Bırak ben düşünüyorum diye bana niye düşmanlığınız? Of… Neyse… En iyisi Doğa Ana'nın bana verdiği en mucizevi yetiyi kullanıp, çocuk doğurmak.

İşte şimdi durduğum yerde diğerlerinin ütopik olarak adlandırdığı şeyleri yorumluyorum kafamda. Ekosistem, kendine yetebilmek, altyapı sistemlerinden bağımsız olarak yaşayabilmek, domates yemek için para kazanmamak, direk domatesi yetiştirmek yani anlayacağınız. Hali hazırda bizi zincirleyen sistemin içinden çıkıp hiç değilse kendimi doğanın zincirlerine bırakmak. Özgürlük demiyorum özellikle, yaşamak zorunda olduğumuz sürece özgür olamayacağız çünkü. Esas ütopya özgürlüğün kendisi, kalanları önemsiz.


Gezi olaylarından kalma güzide bir eser


Yıl 2014. Bu yılda bile hala ihtiyacımız olmayan büyüklükteki evlerde oturmak zorunda olmak bile beni deli ediyor. Yıl 2014 ve insanlar kullanmayacakları büyüklükteki evlere acayip paralar verip satın alıyorlar ya da kiralıyorlar. Ben bile! Beton alanlar içinde yeşil alanlara hapsediyoruz kendimizi. Aslında tam tersi olmalı, yeşil alanların koynunda yeterimiz kadar evlerde yaşamalıyız. Konutlaşma çarkımıza okumuş durumda. Yıl 2014 ve herkesin hayali hala ve hala Amerikan Rüyası! Yok artık ya… of… Dünyanın ağzına s.çtın Amerikan Rüyası, acilen bit!

Nasıl olabilir ki en yakınlarımın beyninde bile acayip bir lüks algısı olarak belirebiliyorsun anlayamıyorum. Ben ağaç kovuğundan mı çıktım? Ben niye bütün toplumun beyninin yıkandığı şeylerin tam aksini düşünüyorum? Söyle Amerikan Rüyası sen bilirsin! Sen her şeyi bilirsin, hala yaşabildiğine göre! Baksana! Allahım inanamıyorum…

Sakin, sakin…

İçimi ferahlatan bir güzide eser daha


Evet, sinirliyim ama neye? Benim hayatım nüanslarda devam ediyor. Hani satır araları var ya insanları anlayamadığımız. Ben anlıyorum canlarım. Her dediğinizin arkasında ne olduğunu görüyorum. Ben o nüanslara hayatımı verdim. Baskı değil o yaptıklarım, esas demeye çalıştıklarınızı anlıyorum ve ne yazık ki cesaretsizlikleriniz yüzünden söyleyemediğiniz şeyleri söyletmeye çalışıyorum size. Satır aralarına saklanmayın canlarım. Görünüyor, belli oluyor. Adamsanız direk söyleyin derdinizi. Dolanıp durmayın. Adam iseniz ölmezsiniz korkmayın…

İyi bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ürün vermeye çalışıyorum. Bu acayip toplumun uğraştığı şey ise bana nasıl iş yaptırmayacağı konusundaki yolları aramak. Ben daha iyisini yapıp onu geçeyim yok, varsa yoksa haset bir şekilde ortaya çıkan “nıç nıç nıç onu da aşağı çekeyim de iş yapamasın, dedikodu yapayım da işine çomak sokayım” düşüncesi. Çünkü senin kalitesizliğin ortaya çıkıyor değil mi? İştir kişinin aynası yavrucum, ben kendi işime bakarım hiç umrum olmazsın da, biz nasıl ilerleyeceğiz peki? Senin muhteşem toplumunu soruyorum biz diye… Allah için doğru düzgün iş yap da gel beni geç, sonra da ben daha iyisini yapıp seni geçeyim. Rekabet budur dostum. Sen daha benim ilkokulda bile tenezzül edip yapmadığım dedikoduların içinde yaşıyorsun. Bu şekilde bir b.k olamazsın söyleyeyim. Geçmiş olsun.

Çok emek harcıyorum her şeye, aynı emeği harcayanlara değil sözlerim. Yaşamak için çok emek harcıyorum ve inanın çok yoruluyorum… Hepimiz yoruluyoruz… Emek verdiğim şeylerin geri plana atılmasından, bu kadar inci gibi her şeyi işlemeye çalışırken, insanların aptal egoları içinde sıkışıp kalmaktan gına geldi. Neymiş kendi bildiğimi okuyormuşum. Evet, beğenen alır canım benim. Düşün de gel, buyur oturup konuşalım. Ben senin dediğini de yaparım. Yeter ki az biraz saygı, birey algısı ve düşünce… Ha bir de mümkünse ataerkil toplum anlayışından uzak. Evet, bir kadınım ve şikayetim var.

Off, sakin sakin…

Dağlardan pek bir uzak kaldım bu aralar, gücüm tükendi gibi sanki… Zarar verdiler bana… Bana yapılacak en kötü şeyi yapıp kendime olan güvenimi örselediler… Kendimi kendime kanıtlamaya ihtiyacım var, içimi acıtan yaralarımı sarmaya ihtiyacım var,  kendimi anlatmaya çalışarak geçen her an beni biraz daha fazla kanatıyor. Şöyle batan güneşe karşı ellerimi arkama doğru uzatıp, gözlerimi kapayıp, hafifçe başımı kaldırıp, güneşin tatlı akşam ısısını ve akşam meltemini hissetsem yüzümde. Derin bir nefes alsam ardından. Yaban tarlaların kokusunu çeksem içime… Ciğerlerim ferahlar mı acaba?


Kaçkar'larda bir "AN"



Bir garip küçük beynimle düşünüyorum işte. Yaşamın temeli doğal dengeSİZLİK. Evet dengesizlik. Doğa dengeye ulaşmaya çalışır yazmışım bir zamanlar, dengeye ulaştığında ise sadece ölürsün demişim. Doğa’daki her şey bir dengesizlik unsuru, yağmur, şelale, akan dereler, rüzgâr, ağaçlardaki mineral iletimi bile… Bir düşünün…

En büyük dengesizlik insanın kendi içinde işte. Huzurluyum derken, huzursuzum ve rahatsızım da bir yandan işte. İşte bu dengesizliklerim yüzünden yine ve yine eleştiriliyorum. Başka işiniz mi yok kardeşim? Az biraz mesafe lütfen, bırakın da çalışalım.


Ne mutlu biz dengesizlere…
Yaşıyoruz be güzellerim!


Bir emek mucidinden daha kalma bir anı...
Deselerki liseye geri dön, bizi uçabileceğimize inandıran martı yuvana geri dön ve aynı şekilde yine bir b.k bilmeden,dakika durmam gençler.
Kalkın gidek!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder