Off kafam çok karışık. Yazmasam kusacağım.
Acayipliklerim yine hat safhada… Ve yine eleştiriliyorum… Her zamanki
gibi… Neden mi? Anlatayım…
14 yaşında kampçılığa başladığımda her
şeyden habersizdim. Sonra ardından 16’da ufak ufak dağcılık… Tam
anlamıyla dağcılık yapmaya başladığım 20 yaşımda işe artık birçok şey
değişmişti benim için.
Karanlıktan korkardım küçükken. Ormanda
karanlıkta yalnız başıma dolaştım. Kampta kaldım. Yendim. Daha sonra
incelemeye başladım. İnsan korkan bir yaratık. Mecburen bir hayatta
kalma dürtüsü korku. Ama üstüne gide gide, korku bir yere gizleniyor.
Çevreni incelemene fırsat tanıyor.
Hep okuduğum şeylerden çok etkilenen bir
çocuk olmuşumdur. Pek yaratıcı olduğum söylenemezdi ama iyi bir
sentezciydim. Bu sebeple kafamda bir fikir oluşmadan o konu ile ilgili
bir şeyler okumaktan hep korkmuşumdur ya kendi özgün fikrime ulaşamazsam
diye. Dağcılık felsefemi bile önce yaşayarak oluşturdum ve ardından
korkularımdan sıkıştığım noktada bir büyüğe danışmaya başladım ve
dağcıların biyografilerini okumaya başladım. Çeşit işte, herkesin
yöntemi farklı… Yaşayarak öğrenenlerdenmişim ben demek ki.
| Dağcılıktan anladığım yıllar sonunda bu işte: Alabildiğine şebeklik |
Dağlarda gezdim, ormanlarda gezdim, dere
kenarlarında gezdim, toplum tabuları dediğimiz saçmalıklardan uzakta
düşündüm, aklım özgür, ruhum özgür, benliğim özgür… Ve hissettim bir
gün, doğanın her parçasını ruhumda hissettim. Evet, her ne kadar doğaya
zarar veren tek varlık olsam da ben hem ona aittim hem de değildim. Ah o
şehirler yok mu nasıl da koparmış bizi doğadan. Biz artık Doğa
Ana'mızın yakında evlatlıktan reddeceği üvey çocuğu gibiydik.
Doğa, dağlar benden çok güçlüydü, ama
yinede ben de ordaydım işte. Soyumun hatalarından arınmış olmayı umarak,
yalnızdım ve ordaydım, demek ki ben de güçlüydüm. İşte o an anladım
ağaçların yapraklarının, arasındaki rüzgârın, dağların sesinin benim
içimde olduğunu. Doğa ana hiç üşenmemiş ve enerjisinin bir parçasını
bana vermişti işte her nasılsa.
Vahdeti vücut diye adlandırılan olguya 17
yaşında, doğru düzgün bir şey okumamış ama sadece gezmiş, biricik
ailesinden en esas olarak düşünmenin kıymetini öğrenmiş ve ruhunu
serbest bırakarak düşünmüş bir çocuk olarak varmıştım. Demek ki
gerçekten düşünmek için bir beynim vardı ve anlatılan, o dine mensup
olduğum konusunda zorlandığım bir şeye düşünerek de varabiliyordum.
İşte dinlerden uzaklaşma ve doğaya dönme
bu noktada başladı benim için. Her şey benim için olamazdı ama ben her
şeyin içinde olabilirdim ve her şey benim içimde olabilirdi. Bütün
cevaplar benim düşünme yetim kadardı.
Hararet nardadır sac'da değildir,
Keramet baştadır tac’da değildir,
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.
Keramet baştadır tac’da değildir,
Her ne arar isen, kendinde ara,
Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.
Sakin ol kimsenin gönlünü yıkma,
Gerçek erenlerin izinden çıkma,
Eğer adam isen ölmezsin korkma,
Aşığı kurt yemez uc’da değildir.
Gerçek erenlerin izinden çıkma,
Eğer adam isen ölmezsin korkma,
Aşığı kurt yemez uc’da değildir.
Hacı Bektaş Veli demiş, kim bilir kaç yıl
önce… Âlim olmaya gerek var mı bunu anlamak için? O keramet başta işte…
Her ne arar isen kendinde ara, eğer adam isen ölmezsin korkma…
Rahmetli ananem de böyle dediydi “Kızım
dürüst ol, temiz ol, işte yapabileceğin en iyi şey bunlardır”. Ananem de
direk, aracısız bağlı olanlardanmış anlaşılan. Bunu bugün 28 yaşında
görebiliyorum…
İçim huzurlu. Ne şans ki benim yaşıma
gelip de benim geldiğim noktaya gelemeyen insanlardan farklı olarak
onların içine huzursuzluk olarak yansıyan birçok sorunu düşünerek
çözdüm. Bu süreçlerin çoğu yazılarıma yansımıştır. Toplum, tabu, din,
insan ilişkileri, okul, okumak, para, kazanç, kira, emeklilik ve bunlar
gibi sistemin bize dayattığı, yaşamak istiyorsan “bunları bunları”
yapmak zorundasın dediği, günlük hayatımızı meşgul eden şeyleri
düşünmüyorum artık. Bir zamanlar tek amacım yaşamaya çalışmak olsun
istiyorum demiştim. Bunu şehirde nefes almaya çalışarak yapmak
istemiyorum. Kırsala dönmek sadece emeklilerin hobisi olamamalı anlıyor
musunuz?
Ama şimdi de başka şeylerden huzursuzum.
Herkes huzursuz olsun istiyorum. İnsanlar düşünsün istiyorum. İçim içimi
yiyor. Genel öfkem düşünemeyenlerden yana değil düşünmeyenlerden veya
çocuklarına düşünmeyi öğretmeyenlerden yana. Hayat çok güzel be güzel
kardeşim. Neden bu sınırlarınız? Bırak ben düşünüyorum diye bana niye
düşmanlığınız? Of… Neyse… En iyisi Doğa Ana'nın bana verdiği en mucizevi
yetiyi kullanıp, çocuk doğurmak.
| Gezi olaylarından kalma güzide bir eser |
Yıl 2014. Bu yılda bile hala ihtiyacımız
olmayan büyüklükteki evlerde oturmak zorunda olmak bile beni deli
ediyor. Yıl 2014 ve insanlar kullanmayacakları büyüklükteki evlere
acayip paralar verip satın alıyorlar ya da kiralıyorlar. Ben bile! Beton
alanlar içinde yeşil alanlara hapsediyoruz kendimizi. Aslında tam tersi
olmalı, yeşil alanların koynunda yeterimiz kadar evlerde yaşamalıyız.
Konutlaşma çarkımıza okumuş durumda. Yıl 2014 ve herkesin hayali hala ve
hala Amerikan Rüyası! Yok artık ya… of… Dünyanın ağzına s.çtın Amerikan
Rüyası, acilen bit!
Nasıl olabilir ki en yakınlarımın beyninde
bile acayip bir lüks algısı olarak belirebiliyorsun anlayamıyorum. Ben
ağaç kovuğundan mı çıktım? Ben niye bütün toplumun beyninin yıkandığı
şeylerin tam aksini düşünüyorum? Söyle Amerikan Rüyası sen bilirsin! Sen
her şeyi bilirsin, hala yaşabildiğine göre! Baksana! Allahım
inanamıyorum…
| İçimi ferahlatan bir güzide eser daha |
Evet, sinirliyim ama neye? Benim hayatım
nüanslarda devam ediyor. Hani satır araları var ya insanları
anlayamadığımız. Ben anlıyorum canlarım. Her dediğinizin arkasında ne
olduğunu görüyorum. Ben o nüanslara hayatımı verdim. Baskı değil o
yaptıklarım, esas demeye çalıştıklarınızı anlıyorum ve ne yazık ki
cesaretsizlikleriniz yüzünden söyleyemediğiniz şeyleri söyletmeye
çalışıyorum size. Satır aralarına saklanmayın canlarım. Görünüyor, belli
oluyor. Adamsanız direk söyleyin derdinizi. Dolanıp durmayın. Adam
iseniz ölmezsiniz korkmayın…
Çok emek harcıyorum her şeye, aynı emeği
harcayanlara değil sözlerim. Yaşamak için çok emek harcıyorum ve inanın
çok yoruluyorum… Hepimiz yoruluyoruz… Emek verdiğim şeylerin geri plana
atılmasından, bu kadar inci gibi her şeyi işlemeye çalışırken,
insanların aptal egoları içinde sıkışıp kalmaktan gına geldi. Neymiş
kendi bildiğimi okuyormuşum. Evet, beğenen alır canım benim. Düşün de
gel, buyur oturup konuşalım. Ben senin dediğini de yaparım. Yeter ki az
biraz saygı, birey algısı ve düşünce… Ha bir de mümkünse ataerkil toplum
anlayışından uzak. Evet, bir kadınım ve şikayetim var.
Off, sakin sakin…
| Kaçkar'larda bir "AN" |
Bir garip küçük beynimle düşünüyorum işte. Yaşamın temeli doğal dengeSİZLİK. Evet dengesizlik. Doğa dengeye ulaşmaya çalışır yazmışım bir zamanlar,
dengeye ulaştığında ise sadece ölürsün demişim. Doğa’daki her şey bir
dengesizlik unsuru, yağmur, şelale, akan dereler, rüzgâr, ağaçlardaki
mineral iletimi bile… Bir düşünün…
En büyük dengesizlik insanın kendi içinde
işte. Huzurluyum derken, huzursuzum ve rahatsızım da bir yandan işte.
İşte bu dengesizliklerim yüzünden yine ve yine eleştiriliyorum. Başka
işiniz mi yok kardeşim? Az biraz mesafe lütfen, bırakın da çalışalım.
Ne mutlu biz dengesizlere…
Yaşıyoruz be güzellerim!
| Bir emek mucidinden daha kalma bir anı... Deselerki liseye geri dön, bizi uçabileceğimize inandıran martı yuvana geri dön ve aynı şekilde yine bir b.k bilmeden,dakika durmam gençler. Kalkın gidek! |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder