Bu kadar zor muymuş sade olmak? Doğa anamın koynundan daha fazlasını istememek bu hayattan? Birileri kendi toplumu, kendi kültürü, kendi fikirleri doğrultusunda esir olurken, kafanı kaldırıp derin bir nefes almak... Bu kadar zor muymuş?
Doğduğum günden beri sade olmak öğretildi bana kovuğum tarafından. Net, düşüncesini dile getiren, alengirli yollarda dolaşmayan... Ama gün geldi tek bildiğim şey sade olmakken sade olduğum için farklı kaldım yine aynı hastalıklı beyinler tarafından yaratılmış şatafatlı hayatlar içinde.
İnsan dediğimiz yaşam formunun hayatı kovuğundan uzaklaştıkça süsleniyor, orasına burasına fırfırlar takılıyor, kırmızı bir ruj sürüyor beyaz tenine zıt. Kendisine doğal olarak güzel gelenden uzaklaştıkça içinde bulunduğu yapay durumu anlamlandırmaya çalışıyor. Ama çabalar nafile, doğada kırmızı ruj hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü her şey sen(!) onları süslemeden de güzel!
Basit yaşayacaksın demiş şair (Yalçın Ergir). Birileri bana bunu anlattıydı ben küçükken. Şimdi, basit yaşıyorum, basit düşünüyorum. Her gece yatarken pankreasımın sağlığına, annemin poğaçasını yiyebildiğime, dilediğimde kovuğuma çekilebildiğime şükrediyorum. Peki nerde o birileri bana basit yaşamayı öğreten? Kendi kovuğumu mu beğenmediğimi söylüyor? Ne yazık...
Her kişinin bir felsefesi olmalı yaşamına dair. Bana en basiti doğa anamı örnek almak geldi. Yaşam o kadar netki orada. Kuş cıvıldamaları müzik, yaprakların rüzgarla dansı hoş sohbet. Gariptir ki içine girdikçe yabancılaşıyor insan, hem kendine hem de kendi çıktığı kovuğuna! Ne yazık uzaklaştırmışız kendimizi doğamızdan, öyleki masumca geri dönmeye çalışınca bile kendini oraya ait hissedemiyor insan. Doğa Ana bizi evlattıktan reddetti gibi geliyor içime, kendimizi affettirmek için çok vaktimiz yok...
İşte bu felsefem bir yandan da ciddiye almak hayatı Nazım Hikmet’in dediği gibi. Bir sincap gibi işim gücüm sadece yaşamaya çalışmak. Kendi köklerim en sadık yarim benim. Yaşadım diyebilmem için, onları savunmak felsefem. Hepimiz ve her şey aynı enerjinin ve bütünün parçası olduğumuz için ben yetmiş yaşıma geldiğimde de yaşamak yanım ağır bastığından hala ağaç dikiyor olacağım.
Örnek aldığımı kimsenin yargılamaya cesareti yok. Çünkü amaçsızca dillerine dolanmış kelimeler var doğaya dönme, doğayı koruma, basitlik ve sadelik, sistem, düzen, hiyerarşi gibi ve bunların doğru olduğunu savunuyorlar. Bunları savunurken de sen karşılarına asıl olanla dimdik çıktığında bocalıyorlar ve cevabını asla bulamayacakları sorulara boğuluyorlar. Peki sayın doğa korumacı ve doğaya dönmek isteyen kişi, ben esas olarak doğanın içinde öğrendiğim bu sistemi yaşam felsefem haline getirdiğimde bana olan tavrın neden toplumu örnek göstermek oluyor? Hangi toplumdan bahsediyoruz? Senin kendi çıktığı kovuğu beğenmeyen böcekten sinekten tiksinen toplumundan mı?
Fikirlerin sapkınlığı şuradan kaynaklanıyor. Örneğin doğa koruma. Doğa koruma nedir? Bu bir takım “çevreci” olarak geçinen ve toplumun benim gibi düşünenlere “Aman işte entel, ekoloji mekoloji konuşuyor” diye müdahale etmesi için yaratılmış bir kavramdır. Esas vahim durum ise toplumun ellerinde yükseldiği köylüler bile bugün bunu diyebilmektedir. Doğa koruma kavramı tam bir safsatadır, asıl olan doğayı korunacak duruma getirmemektir! Bay Fukuoka (Masanobu Fukuoka / Ekin sapı Devrimi) derki: Doğal giden sürece müdahale etme, sadece izle ve öğren. Çünkü doğa senin onu anlayabilme kapasitenin çok üstünde. Sen bir yerden tamir ettiğini düşünürsün ama öbür taraftan neleri yok ettiğini görmeye algın yetmez. Yeterince net değil mi?
Bir süreç içersinde toplumun istediği her şeyi yerine getirmek en kolayıdır ama sana en uygun olanı mıdır tartışılır. Eğer toplumun isteği dışında bir şey gerçekleştirmeye çalışırsan bu onlara garip gelir ve şiddetle bu yenilikçi düşünceyi bertaraf etmeye çalışırlar. İşin garibi seni bu şekilde düşünmen için eğiten ailen de o toplumun bir parçası olmamalarına rağmen toplum baskısı denen saçmasapan şeyin esiri olup “Benim yavrum bunu istiyor, ben de onun mutlu olmasını” deyip bu baskının karşısında dikilemez. İşin garibi bu baskıyı açıkça yapan da olmaz. Baskı herkesin kendi beynindedir, kendi ufkundadır...
Özgür bıraktık demek kolay, esas olan özgür beyinlere saygı gösterebilmek, adamdan sayabilmek. Senden ve senin toplumundan farklı bir fikir ortaya koyduğunda yetiştirdiğin bu özgür beynin fikirlerine ilginç kulplar takmamak, insanı kendi yetiştiği ortamdan şüphe ettirmemek.
Onu yetiştiren beyinlerin kulpları karşısına dikildiğinde, tek yol göstericisinin doğa olması insanı kendinden şüphe etmekten korur. İlginçtirki yol göstericisinin doğa olması da yine bu kulplu beyinler tarafından öğretilmiştir. Yani işin sonunda bu tam bir kısır döngüye dönüşür. Çözüm ise sana ait olmayan kulpları fırlatıp bir tarafa atmaktır. Baskı herkesin kendi ufkundaysa, çözüm de yine oracıktadır ama onu görmek sadece dikkatli bir bakış gerektirir.
Gerçek evime doğama - geldiğim yere - ihanet etmeden, fikirim hür, iradem hür, insanlara yol göstererek, sadece sözde değil ideallerimi eylemle yaşatarak kovuğumda sade bir yaşam diliyorum. Allara pullara ihtiyaç duymadan, şakşakçılar olmadan, estetiğin gerçekten estetik olduğu, zorluğun gerçekten zor olduğu, onun bunun ne yaptığının çok önemli olmadığı, tek amacımın yaşamak olduğu bir hayat sürmek istiyorum. Sadece sade olmak benim derdim. Bunu anlamak bu kadar zor mu?
------------------------------------------------------------
Basit yaşayacaksın. basit
Mesela susayınca su içecek kadar basit...
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.
Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
Tek bir düğme, tek bir cümle gibi...
Sevince lafı dolandırmadan söylediğin
'Seni seviyorum' gibi.
Basit bir öpücük yetecek sana...
Basit, sıcak bir öpücük;
Ve o öpücükle dolacak tüm günlerin,
Tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
O Öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.
Kabak çekirdeği verecek sana
Rakamların veremediği mutluluğu.
El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
En değerli kağıdın -hep yanında taşıdığın, atmaya kıyamadığın.
İki harekette giyiniverecek,
İki harekette soyunuvereceksin.
Kısacık olacak uyanman,
Ve yola çıkman arasında geçen süre;
Kısacık olacak sıcacık kollara dolanman ve
Yolculuklara çıkman arasında geçen süre.
Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
Bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak:
Kaf dağı'nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
Ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana en ucuz
Aşk romanını.
Pankreasının sağlığına dua edeceksin
Kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.
Bir kaşarlı tost olacak aradığın
Nasıl oturacağını
Bilemediğin sofrada,
Parmakların en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık
Denklemleri.
İskender'in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.
Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
Kontrplak bir gitarda doğru basılmış bir 'fa diyez'in
Mutluluğunu.
Makyajı ilk 'a' sına kadar bilmen yetecek.
temizlik kokacak en pahalı parfümün.
'Bilmiyorum' diyebileceksin bilmediğinde ve
Çok normal olacak 'onu da' bilemeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
Bir 'istemiyorum' diyebilmeye,
Ne durduğu fark etmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek,
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın,
Küçük bir not defteri olacak 'bilgini' en hızlı 'sayan'.
Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
Basit...
Yalçın Ergir
--------------------------------------------------------------------
1
Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
Yani o derecede, öylesine ki,
Mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
Yahut kocaman gözlüklerin,
Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
İnsanlar için ölebileceksin,
Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
Hem de en güzel en gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
Yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
Hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
Ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
Yaşamak yanı ağır bastığından.
1947
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
Yani, beyaz masadan,
Bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
Biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
Hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
Yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
En son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
Diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
Yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
Fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
Belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
Yaşımız da elliye yakın,
Daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
İnsanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
Yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
Hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
1948
3
Bu dünya soğuyacak,
Yıldızların arasında bir yıldız,
Hem de en ufacıklarından,
Mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
Yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
Hatta bir buz yığını
Yahut ölü bir bulut gibi de değil,
Boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
Zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
Duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
"Yaşadım" diyebilmen için...
1948 Şubat
Nazım Hikmet
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder